Blog

ÇİĞDEM

Köydeki çoçukluk hatıralarım ;

Fotoğrafta gördüğümüz çiğdemimizin bilimsel adı : Crocus ancyrensis (Ankara çiğdemi) olup,bu çiğdemler Kışlamızın tepelerinden toplanarak, yıllar önce fotoğraflanmıştır.
Fakat uzmanlarımız, artık bu kadar çiğdemin bilimsel maksatlar ve çalışmalar dışında toplanmaması gerektiği uyarısında bulundular. Türün devamlılığı için dikkat edilmesi gerektiğini söylediler.
Lütfen hepimiz bu konuda duyarlı olalım….

KIŞLA’DAKİ ÇOÇUKLUK ANILARIM 1

Çoçukluğumuzda bu çiçekleri,Kış’ın karların erimeye başlayıp,İlkbahar güneşinin kendini yeni yeni gösterdiği günlerde, ”kazguç” dediğimiz ve kendi yaptığımız ilkel bir aletle tek tek sökerek, diken ismini verdiğimiz bir tür çalı bitkisine takardık. Elimizdeki çiğdem takılmış bu dal parçasını, hayatında ilk kez görenler, belkide çiğdemin, ağaçta açan bir çiçek olduğunu bile düşünmüş olabilirler… Çiçeği çiğdem olan ve bütün dalları, çiçek açmış dikenli bir çalı hayal edin…
Neyse, elimizde bu çalıyla kapı kapı gezer, bütün köyü dolaşırdık. Hemde, (güya) saklana saklana giderdik ki, ev sahiplerine süpriz olsun… Sözüm ona büyükler de, kesinlikle bunu bilmez ve bizleri görmezlerdi. Evlerin camlarının altına, eğile eğile yaklaşır, sonra çiğdemli çalımızı camdan yukarı uzatırdık. Bu işlem sırasında da, aynı anda, koro halinde mani söylemeye başlardık.
Manimizin sözleri aklımda kaldığı kadarıyla ; ”Çiğdem çiğdem çiçecük,arpa buğday biçecük. Yağ, bulgur verenin altın saçlı kızı olsun, vermeyenin eşşek kulaklı oğlu… ” şeklindeydi…
Evin hanımı bize kapıyı açar, haberi yokmuş ve çok şaşırmış gibi yaparak aaaa… çiğdemciler gelmiş der, zaten önceden hazır ettiği, 1 su tasıyla yağı, 1 inek tasıylada bulguru torba yada heybemize koyardı. Bütün köyü, tek tek böyle dolaştıktan sonra (o tarihlerde toplam 14-15 hane kadardı) köyün başındaki tepeye çıkar (Hopan tepe) ve orada bizden yaş olarak daha büyük abi ve ablalarımız, bu malzemeleri kullanarak bize goca çamaşur ileğeniyle (kalaylı büyük bakır leğen) ÇİĞDEMLİ bulgur pilavı yapardı.Hepimizin o gün için cebinde taşıdığı birer tahta kaşık olurdu (o zamanlar bütün köy tahta kaşık kullanılırdı.Metal kaşık nedense hemen hemen hiç yoktu) bu kaşıkları çıkarır ve deyim yerindeyse, Allah Allah nidalarıyla resmen bulgur pilavına hucuma geçerdik :)) sonrası mı ? tabiiki leğendeki pilavı bitirene kadar, ha bire yerdik, birde ”ye babam yeee, ye babam yeee….diyerek birbiirimize de gaz verirdik :))
Bu seronomi yılda sadece bir kez yapılır, neredeyse belli bi yaşın altındaki, erkek kız farketmez bütün çoçuklar, bu seronomiye ortak olurdu.
Bir süre önce, köyümüzden bizden bir kaç daha büyük bir ağabeyimizin, sosyal medya paylaşım sitelerinin birinde, çiğdem pilavıyla ilgili nostaljik bir paylaşımını gördüm. Burnumun direği sızladı o an ! Çünkü sadece bizim jenarasyon vardı fotoğraf karelerinde. Ne bir genç nede bir çoçuk katılmamıştı o merasime…
Neden yeni nesil değil de, yine bizim nesil yapmıştı bu adeti ? Acaba kendileri biran için de olsa, çoçukluklarına geri dönerken, birilerine de bi şeyler mi demeye çalışıyorlardı ?
İyi hoş, güzelde acaba bu mesajı alan kimse varmıydı acaba ?
Vesselam…

Bütün dostlara çok selam…

NOT 1 : (Yukarıda ismi geçen bazı şeylerin izahı)

Kazguç : Bilek kalınlığında ve yaklaşık 40-50 cm. uzunluğundaki bir odun parcasının, bir tarafının balta yardımıyla, neredeyse kalem ucu kadar sivriltilmiş halidir…

Yağ : O zamanın yağları doğal olarak, yoğurttan dımbılarda dövülerek elde edilirdi. Bugünün tabiriyle ”hakiki tereyağ”

Tahta kaşık : Yaa bunu zaten biz de biliyoruz, bunda izaha ne gerek vardı diyenleri duyar gibiyim. Tamam haklısınız, tahta kaşık tahta kaşıktır ammaa o zaman ki kaşıkların bir özelliği vardı. Ne mi ? Arz edelim hemen ; O zaman ki kaşıklarımız, neredeyse bugünkü hanımların kepçe niyetiyle kullandığı büyüklükteydi….

This Post Has 0 Comments

Leave A Reply